İş Hayatında Duygu Yönetimi – perakende.org

Ben tam bebek bombardımanı (baby boomers) kuşağı ile X kuşağı arasında sınırdayım. Kendimle ilgili deneyimim net: sorumluluk ile çalış çalış. Ben ve benzeri kuşakdaşlarım için çalışkanlık ve başarılı sonuçlara ulaşmak ile mutluluk arasında otoban mevcut. Bizim kuşak her türlü talimata uyum sağlayan, sorgulamadan çalışan, işte eğlenme konusunda uzun süre kendine ve diğerlerine insafsızlık etmiş bir kuşak.

Yirmi beş sene önce bağlı olduğum yöneticim bana işyerinde duygusal olmamam konusunda (onun için duygularımı kapı önünde terk etmem demekti) uyarı vermişti. Duygusalık ve eğlence dışarı, sorumluluk, çalışkanlık ve sonuç odaklılık içeri.  Tabii Daniel Goleman ‘Duygusal Zeka’yı 1995’lerde parlatmaya başlaması ile çalışanın sadece evde değil, işyerinde de insan olduğu ve duygu ve zihin bütünlüğünün onun bir parçası olduğu gerçeği güneş gibi yükselmeye başlayınca, “ya evet, duyguları da işe getirebilirsiniz” denmeye başlandı.

Neydi bu duygusal zeka: esasen duygularımızı anlama ve yönetme becerisi.

Dört temel beceriden oluşan bu kavramda, kendinin farkında olmak, kişisel motivasyon ve denetim, empati ve başkalarının farkında olmak ve bağlantı ve iletişim kurma yeteneğinden bahsediliyordu.

İşte biz X kuşağı çalışanlarına oh be yaşasın dedirten ve insan kaynakları departmanlarının harıl harıl iş görüşmelerine, performans değerlendirme süreçlerine dahil ettikleri, yöneticilerin üzerinde eğitim almaya değer görmeye başladıkları bir yirmi senelik macera böylece başlamış oldu diyebiliriz. Macera diyorum zira hala tümüyle anlaşılmış ve sindirilmiş bir konu olduğunu düşünenlerden değilim. Ne kadar eğitim alınsa da kitap okunsa da davranışsal boyut kabul edilen bir kültür içinde var olmadıkça yeşermiyor.

Peki günümüzde hani şu belirsizliğin kol gezdiği, karmaşık ve çok boyutlu problemler içinde yüzdüğümüz, her an ve her dakika farklı ölçeklerde değişime maruz kaldığımız, pandemi gibi devasa anlamda fark yaratan, nerdeyse her gün, robotlar işimizi elimizden alabilir mi düşüncesiyle zihnimizin bize ters köşe yaptırdığı, sanayi 4.0, yapay zeka, dijital dönüşüm, çevik öğrenme gibi kavramların hedeflerimize rehberlik ettiği bu dönemde iş yerinde duygu yönetimi nasıl bir hal almış ola ki?

Güzel mi bilmem ama en önemli kısım, duyguların hep aynı listeden ibaret olduğunu söylemek ile başlayalım. Şartlar ne olursa olsun, hep aynı duygu listesi üzerinden gidiyoruz. Neşe, öfke, tiksinti, kıskançlık, üzüntü, şaşkınlık ve merak gibi temel duygulara eşlik eden pek çok duygu sarmalı içinde hayatımıza devam ediyor, bazen onlara sıkı sıkı sarılıyor bazen de onları görmemezlikten geliyor halının altına süpürüyoruz.

İşyerinde duygularımızı yönetme adına yapabileceklerimiz, duygusal zeka kuramından çok uzak olmasa da basitçe şu adımlardan oluşabilir:

Duyguyu fark etmek, etiketlemek

İş hayatının yoğun temposunda, özellikle bizi zorlayan ilişkiler ve durumlarda, devam etmeden, belki tepki vermeden önce bir durmak ve iki nefes aldıktan sonra, bende şu an hangi duygu var diye kendimize sormak. Kısaca kendi kendimize ziyarete gelmek ve duygunun adını koymak. Şirketin sonuçları iyi olmadığında endişe, iş arkadaşım projemi riske soktuğunda kızgınlık, başka biri terfi alıp ben alamadığımda kıskançlık…

Sadece durmak ve hangi duygunun baskın olduğuna bakmak.

Duyguya izin vermek ve bakmak

Duygular olumlu ya da olumsuz diye ayrılmaz, duygular bizi zorlasa da var olmalarının temel görevi bizlere mesaj taşımaktır. Bu bağlamda “aman tanrım ben nasıl olur kıskanç olurum çok ayıp” demek yerine ona “seni görüyorum sen benim kıskançlık duygumsun” diyecek cesarete sahip olmak.  Bastırmak yok saymak yerine orda olmasına izin vermek. Duyguların bedenimizde muhakkak yer bulur ve kendini hislerle belli eder. Mesela öfke duygusu ile başımız ağrıyabilir veya kan basıncı artabilir veya nabzımız hızlanabilir. Meraklı bir çocuk gibi bedenimdeki yansımaları fark etmek duyguyu yönetmek adına çok çok değerli bir adım.

Duyguyla özdeşleşmemek

Belki de en sık düştüğümüz hatalardan biri de kendimizi duygularımızla tanımlamak, ben öfkeli biriyim veya endişeli bir tipim diye aslen geçici olan duyguları sırtımıza manto gibi atıp onunla gezinip durmak. Daha da sıkıntılısı başkalarının da bizi böyle tanımlamasına yol açmak.  Oysa duygular bize hakim değil, biz duygularımıza hükmedebiliriz. Özdeşleşmek, zihinsel olarak da bizi kısıtlar ve kendimizle ilgili görüşümüzü olumsuz etkileyebilir, özgüvenimizi sarsabilir. Onun yerine ben zaman zaman endişe duygusu taşıyorum daha doğru bir tanımlama olmaz mı?

Duyguların sağlıkla akmasına izin vermek

Duyguları bir kutuda biriktirip, hiç dışarı atık vermemeye çalıştığımızda, gün gelir olay feci patlak verir ve biz o selin altında kalabiliriz. Bu yüzden bizi zorlayan tüm duyguların dışarıya sağlıklı ve güvenli bir biçimde akmasını sağlamak kadar esenliğimize iyi gelecek bir reçete yoktur.  Mesela, iş arkadaşıma olan kızgınlığımı akşam spor yaparken koşarak bedenden arındırmak veya yazı yazmak veya dans etmek veya şarkı söylemek ama bunları yaparken duyguyu adlandırmak, rengini tespit etmek, tınısını ifade etmek ve sonra sakince o duyguyu yere bırakıp hayata devam etmek.

Duyguların bizi dağa kaçırmasına izin verip, karşımızdakine belki sonrasında pişman olacağımız tepkiler vermeden önce bu adımları gözden geçirmek, inanın güvenilir bir yol haritası sunacak. Sonuçta olay her zaman böyle gelişmeyebilir, olay yeri her zaman temiz olmayabilir ama bilelim ki insan olarak hep daha iyi bir seçime yönelebilir, bir sonraki adımda daha da iyi olabiliriz. Sadece niyet edelim ve pratiğini yapalım.